Gri Kış – Sadece Bir Fotoğrafsın İşte…
Şimdi anlatacağım şey yüzünden burada olamayışına üzülebilirsin.
İstanbul Modern’ de Gölgeye Övgü (*) sergisi açılmış. Bugün Leylan ile oraya gittik. Daha doğrusu Leylan beni peşinden sürükledi. İyi ki de sürüklemiş. Sanatsal anlamda ruhumun hiç bu kadar doyduğunu hatırlamıyorum. Bir şeyler bildiğimi sanırdım; ama anladım ki sanatçıysanız ömrünüzün sonuna kadar öğrenci olarak kalıyorsunuz. Her gün yeni bir şey oluyor, biri bir resim yapıyor, diğeri bir heykel… Hangi işle meşgul olursanız olun, isterseniz bir cam üfleme ustası olun yine de sanatın diğer dallarındaki gelişmeleri takip etmeniz gerekiyormuş.
‘ Gölgeye Övgü ’ sergisi, sekiz çağdaş gölge sanatçısının ve iki önemli sinemacının işlerini sergi meraklıları için buluşturuyor. 250 parçalık sergide gölge resimleri, fotoğrafları, siluetler, filmler, gölge tiyatrosu ve gölge oyunlarında kullanılan ender malzemeler gibi eserler var. Oradaki birkaç sanatçı ile konuştum. Bir tanesi çok ilginçti mesela… Afrikalı-Amerikalı sanatçı Kara Walker, siyah fonda kestiği sahnelerle cinsellik, sapkınlık, kölelik, ırkçılık ve toplumsal cinsiyet içerikli, tarihsel ve kurgusal hikayelerini gölgenin alaycılığını ile anlatıyor. Kadın, siyah fonda Amerikan tarihinin dile getiremediği hikayeleri anlatıyor. Gidip kendi gözlerinle gördüğünde daha da hayretler içerisinde kalıyorsun. Bu beni kendi sanatsal görüşümü de düşünmeye sevk etti. Bilmiyorum, gerçekten kafam çok karıştı. Ben her zaman sanatın sadece sanat için yapılmasını savunmuştum. En azından ben kendi adıma o kadının yaptıklarını asla yapamam. Kendi hayatım için zor savaşırken, başkalarının veya bir toplumun hayatı için savaşmak bana çok uzak şeyler. Bir başka sanatçı ise Finlandiya’nın en önemli film yönetmeni olan Katariina Lillqvist. Sergiye ‘ Köy Doktoru ’ ve ‘ Genç Kız ve Asker ’ adlı iki animasyon filmiyle katılıyor. Toplumsal konular yine alaycı bir yerellik duygusu ile anlatılmış. Buradan anlatma ile bitmeyecek bir sergi gelip kendin görmelisin. Seni bunu bahane edip çağıyorum sanma; ama belki de öyle yapıyorumdur.
Nasılsın? Gerçekten nasılsın? Bunu sana hiç sormadım. Beni biliyorsun, aslında anlatmama bile gerek yok. Sana yalan söylemeyeceğim. Hiç iyi değilim. Bu yüzden canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Sorumluluklarımdan, hayatın önüme çıkardığı sorunlardan kaçmak istiyorum. Bir yere kapanmak ve hiçbir şey duymamak istiyorum; ama yapamam biliyorsun. Gölge olmak istiyorum, belki de hep bir gölgeydim senin üzerine vuran… Eve geldiğimde okudum mailini, her ne kadar yazacağını biliyorum desem de pek emin değildim aslında. Cevap vermemenden korktum, gönder tuşuna bastığımdan beri hep tedirgindim.
Cevap vermemişsin. Aslında cevabı öğrensem ne olacak? Ne değişecek bizim için? Hiç. Yüreğindeki tipi sona erecek demişsin. Ben inanmıyorum buna, hatta kabullendim bile sayılır umutsuzluğumu… Sevginin yetmediğini düşündüğün için gitmedin mi zaten?
Yanındayım. Ne olursa olsun, ne yaşarsak yaşayalım değişmeyecek bu.
Yanımda değilsin. Yanımda olman gerekirken en uzağımdasın. Yan yana durduğumuzda da böyleydi bu, sen kilometrelerce uzağa gittiğinde de böyle…
Bıraksan her şeyi, geçmişini geleceğini bırakıp yanıma gelebilsen, her şey daha kolay olurdu. Şu tanıştığımız haziran gecesindeki gibi tıpkı. Ama yapmıyorsun.
Bizim için artık geç düşüncesini kafama yerleştiren sendin.
Her yolu denedik olmuyor.
Olmuyor ne demek? Beni bırakacak mısın?
Seni mutsuz ediyorum. Bu hayatta yapmak isteyeceğim son şey…
Yok, anladım. Sen benim düşüncelerimin değişmesini istiyorsun. Keşke değişebilse, keşke seni bu kadar çok sevmesem…
Elimde bir fotoğraf tutuyorum. 20 Haziran 2004… Yer İstanbul Anathema konseri. Tanıdık geliyor mu? Seni ilk gördüğüm yer… Sınıf arkadaşımı yalnız bırakmamak için gitmiştim. Yoksa Anathema o zamanlar öyle çok dinlediğim bir grup değildi. İki kişiydik ve eziliyorduk koskoca konserde. Sen beş kişilik bir grubun içerisindeydin. Hatırlıyorum, iki kız ve üç erkektiniz. Göksu, fazla sıkışmaktan şikayet edip yanınıza gitmeseydi belki de hiç tanışamayacaktık. Bana çok fazla bakmıyordun; ama çok farklı bakıyordun, hoşlanmış gibiydin benden. Bu, konser sonrası gittiğimiz kafede de devam etti. O zamanlar beni hatırlarsın bazı günler inanılmaz neşeli ve enerjik olurdum. Yine öyle bir günümdeydim. Çok bilmiş ve dünyaya kafa tutan insanlar gibi konuşup espriler yapıyordum. Sen bile gülüyordun onlara… Sonra konu sanattan açıldı. Sen fotoğraf çekmeyi sevdiğini söyledin. Yanındakiler ile birlikte bir fotoğrafçılık kulübüne üyeymişsiniz. İlk aldığım profesyonel makineyi çıkarttım ve hangi cesaretle yaptığımı hatırlamıyorum; ama haberin olmadan senin fotoğrafını çektim.
O anın, haberin olmadan çekilen o gülümsemenin fotoğrafı elimde şimdi… Uzun süredir senin fotoğraflarını karıştırmıyordum. Bakamıyordum sana… Senden bahsetmeyi herkese yasak etmiştim. Ben de almıyordum adını ağzıma. Fotoğrafın arkasında bir şiir var. İlk şiir denemem demiştin; ama ben inanmamıştım. Tanışmamızdan iki hafta sonra evime ilk geldiğinde yazmıştın.
Aşk, aşık, aşıklar
Yağmurlu bir sabahın kimsesizleri
Asla sevmemişler, asla yaşamamış
Asla anlayamamışlar ki bizleri
Hep korkmuşlar, ondandır bu dipsiz kaçış (**)
Altında ismin ve imzan yazıyor.
Sina Akad.
Bana bir şarkıyı hatırlattı.
Hüzün… Yalnızlığım dokunuyor bana…
Gri bir öğle sonrasında hafifçe gülümseyen bir fotoğrafsın işte…
Soğuk ellerin avuçlarımda…
Bir fotoğrafsın işte… (***)
Evet, bir fotoğrafsın işte… Sadece bir kare… O an ki sıcak gülümsemeni soğuk fotoğraf karesi ile dondurdum. Sadece bir fotoğrafsın işte…
-----
* : İstanbul Modern’ de 22 Ocak - 6 Mayıs 2009 tarihleri arasında sergilenmiş sergidir.
** : Başat tarafından yazılmış bir soneden alınmadır.
*** : Fethi Taner ve Toplama Adamlar tarafından 1993 yılında çıkartılan ‘ İş Dönüşü İstanbul Kentinde ’ isimli albümde yer alan ‘ Hüzün ’ isimli parçanın sözlerinin bir bölümüdür.